Ücretin Miktarının Tespiti: Avukatlık Ücret Sözleşmesi

Bir taraf (vekalet veren), davada kendini vekil aracılığıyla temsil ettirmiş, yani davasını vekil (avukat) aracılığıyla takip etmişse, vekiline bir vekalet ücreti öder. İşte, vekilin davadaki vekalet hizmetine karşılık aldığı bu meblağ ya da değere, vekalet ücreti adı verilmektedir.

Ücret, avukatlık ya da vekalet sözleşmesi olarak adlandırılan “avukatlık ücret sözleşmesi” ile belirlenir. Bu sözleşme, avukat ile müvekkili arasında, Türk Borçlar Kanunu’nda belirtilen sözleşme özgürlüğü ilkesi çerçevesinde akdedilir.

Vekalet ücretleri, genel olarak müvekkil ile avukat arasında yapılan vekalet sözleşmelerinde kararlaştırılan miktar olmaktadır. Bu sebeple, vekalet ücretinin ne kadar olacağı avukat ile müvekkilinin anlaşmasına bağlı olarak değişebilmektedir.

Ancak, avukat ile müvekkilin yapacağı avukatlık ücret sözleşmesinde, vekalet ücreti olarak belirlenebilecek ücretin de yasal sınırları bulunmaktadır. Bu sınır, temelde “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi”nde yazılı rakamlar ile belirlidir. Şöyle ki; rekabetin ve adaletli dağılımın sağlanması açısından, avukat ile müvekkil arasında akdedilecek sözleşmede belirlenen ücretin “en az” ne kadar olacağı bu tarifede belirtilmektedir.

Avukat, müvekkili ile aralarında kararlaştırdıkları vekalet ücretinin yanı sıra, davanın müvekkili lehine sonuçlanması durumunda, davayı kaybeden taraftan aşağıda açıklanacak olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde yazılı miktarları ayrıca vekalet ücreti olarak tahsil edebilmektedir.

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi

Davalar için iki çeşit vekalet ücretinden söz edilir: Nispi vekalet ücreti ve maktu vekalet ücreti.

Nispi vekalet ücreti, konusu “para” olan davalarda söz konusu olur. Bu halde, maktu vekalet ücretinin aksine bir “belirlilik” ve “kesinlik” yoktur. Davaya konu alacak bedelinin belirli bir yüzdesi (%) üzerinden vekalet ücreti alınır.

Nispi tarife, konusu 35.000 TL’ye kadar olan davalarda, bedelin %12’sidir. Bunun üstündeki bedeller için ise sırasıyla; %11,8,6,4,3,1.5 ve 1’dir.

Maktu vekalet ücreti ise, konusu parayla ifade edilemeyen davalarda söz konusu olur. Maktu vekalet ücreti belirlidir. Tarifede ne yazıyorsa, vekalet ücreti de buna göre takdir ve tayin edilir.

Maktu ve nispi vekalet ücretleri, aynı zamanda avukatlık ücret sözleşmesinin de taban sınırını oluşturur. Avukat ve müvekkili, aralarında akdedecekleri ücret sözleşmesinde, ücreti en az tarifede yazılı olduğu şekilde kararlaştırabilirler.

Danışmanlık Ücreti Nedir? Ne Kadardır?

Avukatlık hizmeti, temel olarak vekalet sözleşmesine dayanan bir “işgörme” edimi içerir. Bu edim, genel olarak avukatlık ücret sözleşmesi ile yazılı hale getirilerek teminat altına alınır. Fakat, vekalet sözleşmesinin yazılı olması gerekmediği gibi, her avukatlık hizmetinin de vekalet sözleşmesi ile yazılı hale getirilmesi gerekmez.

Danışma hizmeti de bir avukatlık hizmetidir. Doğal olarak ücretlendirilmesi gerekmektedir. Danışmanlık hizmeti karşılığında alınacak bedel, avukat ile müvekkili arasında hazırlanacak avukatlık ücret sözleşmesinde tarafların özgür iradesiyle kararlaştırılabilir.

Avukatlık ücret sözleşmesinde kararlaştırılacak danışma ücretinin de bir taban sınırı bulunmaktadır. Bu sınır, her yıl güncellenen ve yeni enflasyon verilerine göre değiştirilen Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde belirtilmektedir. Buna göre, 2020 yılı taban danışmanlık ücret hizmeti, ilk bir saat için 450 TL; takip eden her bir saat için 270 TL’dir. Bütün avukatlar, Avukatlık Kanunu’na göre bu ücrete uymak ve bu ücreti talep etmek zorundadır. Belirlenen miktarın altında bir danışma ücreti kararlaştırması mümkün olmayıp, bahse konu ücretin altında bir danışma ücretine anlaşan avukat, Avukatlık Kanunu’nun ilgili hükümleri doğrultusunda disiplin suçu işlemiş olur.

Danışmanlık Ücreti Alınmaması Mümkün Müdür?

Danışmanlık ücretinin alınmaması, yürürlükteki Avukatlık Kanunu’na ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre mümkün değildir. Fakat bunun uygulamada şu şekilde tatbik edildiği görülmektedir:

Avukatlar, avukatlık ücret tarifesinde belirledikleri vekalet ücretine, danışmanlık ücreti kalemini de dahil etmekte ve daha önce ödenmiş bir danışmanlık ücreti varsa, bunu belirlenecek olan vekalet ücreti hesabına dahil etmemektedir.

Danışmanlık Ücretinin Miktarı Neye Göre Belirlenir?

Bu sorunun net bir cevabı bulunmamaktadır. Avukat, müvekkiline istediği gibi bir danışmanlık ücreti teklif edebilir. Müvekkil bu ücreti kabul ederek danışma hizmetini almayı tercih edebileceği gibi, bu hizmeti almamayı da tercih edebilmektedir.

Belirtelim ki, uygulamada genellikle avukatlık ücret sözleşmesinde danışmanlık ücreti adıyla bir kalem daha açılır ve danışmanlık ücreti da sözleşmede belirlenen vekalet ücretine dahil edilir.

Suç Duyurusu ya da Şikayet/İhbar

Başlarken belirtelim ki, toplumumuzda genel olarak “ceza davası açmak” olarak bilinen yol, aslında bir suçun işlendiğine ilişkin şikayet ya da ihbarın, yetkili cumhuriyet başsavcılığına ya da kolluk birimlerine iletilmesinden ibarettir.

Rahatlıkla söylenebilir ki, ceza davası açmak kişilerin elinde olan imkan değildir. Suçun mağduru ya da suçtan zarar gören, suçun failinin yakalanarak cezalandırılmasını ister, buna ilişkin bir suç duyurusunda bulunur. Suç duyurusunun hukuki niteliği ise, “ihbar” ya da “şikayet” olarak isimlendirilir. Bunlar dışında, suçun mutlaka mağdur yada suçtan zarar gören tarafından şikayet edilmesine gerek olmadığı, bir suçun işlendiğini haber alan herhangi birinin de bu hakka ve YÜKÜMLÜLÜĞE sahip olduğu söylenebilir. Suçun işlendiğini haber alan kişi, suça ilişkin istihbari bilgiyi cumhuriyet savcılığına, kolluğa (polis ya da jandarmaya), valiliğe, kaymakamlığa veya kamu kurumunda bir kamu görevlisi tarafından işlenen suçlarda ise o kamu kurumunun yönetimine iletmelidir. Suçu haber alan kolluk ya da diğer kimseler, bahse konu ihbar ya da şikayeti gecikmeksizin yetkili cumhuriyet başsavcılığına iletir.

Ceza Soruşturması ve İddianamenin Kabulü : Soruşturma ve Kovuşturma

Ceza davası, hukuktaki adıyla “kamu davası”, ancak Cumhuriyet Savcısının bu yöndeki iddianamesinin, yetkili ve görevli asliye ceza ya da ağır ceza mahkemesi tarafından kabul edilmesi ile açılmış olur. Dikkat edilmesi gerekir ki, burada iki aşamalı bir süreçten söz edilmektedir: Soruşturma ve Kovuşturma.

Soruşturma aşaması, tamamıyla Cumhuriyet Savcısının denetim ve kontrolü altındadır. Savcı, bir suçun işlendiğini haber alır almaz işin gerçeğini soruşturmaya başlar. Soruşturma aşamasında savcı, şüphelinin LEHİNE ve ALEYHİNE olan tüm delilleri toplar. Savcının görevi, kendisine yapılan suç ihbarlarının ya da kendiliğinden edindiği suç şüphesinin gerçek olup olmadığını araştırmak ve gerçek olduğu kanaatine ulaşırsa bunun yargılanmasını sağlamak üzere iddianame yazmaktır. Tüm bu aşamaya soruşturma süreci adı verilmektedir. Bundan sonraki aşama ise kovuşturma sürecine girmektedir.

Savcı, topladığı delillerin sonunda şüphelinin iddia olunan suçu işlediğine ilişkin YETERLİ ŞÜPHEYE ulaşırsa, bir iddianame yazar ve iddianameyi mahkemeye gönderir. Mahkeme, iddianamede yazılı delilleri değerlendirir; gerekirse kendisi de araştırma yapar. Yargılamayı yapar ve sanık hakkında gerekli cezanın tayinini sağlar. İddianamenin kabulünden kararın kesinleştiği ana kadar geçen evre, kovuşturma evresidir.

İcra Takibi Nedir?

İcra takibi; en kaba tanımıyla, cebri icrayı gerçekleştirecek olan icra dairesinin, alacaklının alacağını borçludan tahsil edebilmek için yaptığı çalışmaların bütünüdür.

Önemle ifade etmek gerekir ki, icra hukukunda borçlunun karşısında bir veya daha fazla alacaklı bulunabilir. İcra dairesi, bu alacakları temin etmek saikiyle, borçlunun sadece belirli oranda malvarlığı değerine karşı bir işleme girişir. İcra dairesi, alacak miktarının temin edilmesi için, borçlunun belirlenen mallarına el koyar. Söz konusu eşyalar usulüne uygun olarak satılır ve elde edilen para, alacakları kadar alacaklılara ya da tek bir alacaklıya üleştirilir.

İcra Davası Nedir?

Türk hukukunda, icra davası olarak bilinen bir dava türü bulunmamaktadır. Ancak, toplumumuzda bu şekilde bilinen davalardan maksat, icra dairesinin genel olarak tüm işlemleri ve icra hukuk/icra ceza mahkemelerinde görülen yargılama işlemleridir.

İcra takibi, icra mahkemesinin devreye girmesine gerek olmaksızın her il ve ilçede teşkilatlandırılmış olan icra dairesinin marifetiyle yapılabilmektedir. Ancak, özellikle genel haciz yoluyla yapılan takiplerde sürece icra mahkemesinin ya da genel mahkemelerin dahil olduğu görülebilmektedir. Bu, itirazın iptali davasında ya da İİK 68 uyarınca itirazın kaldırılması yoluna başvurulması halinde mümkün olmaktadır.

İcra Takibi Nasıl Başlatılır?

İcra takibi, ilamlı ya da ilamsız olarak başlatılabilir. İlamlı icra takibi, bir mahkeme kararına dayanılarak yapılan icra takipleridir. Mahkeme kararı, “ilam” olarak adlandırılmaktadır. Buna göre alacaklı, ilamda belirtilen emrin yerine getirilmesini sağlamak için icra dairesine başvurabilir. Bu halde daire, ilamda yazılı emri yerine getirmekle borçlu olan kişiye bir icra emri gönderir. Borçlu icra emrini içeren tebligatı almasına rağmen emirde yazılı edimlerin gereğini yerine getirmemekte ısrar ediyorsa, cebri icra yoluna başvurulur ve zor kullanılır. Borçlunun malları ilamlı takibe dayanılarak haczolunur ve paraya çevrilir.

İlamsız icra ise, genel haciz yoluyla takipte karşımıza çıkmaktadır. Bu takibe, ancak bir para ya da teminat alacağının varlığı halinde başvurulur. Başvuru, kanuna uygun şekilde hazırlanmış bir takip talebi ile yapılır. Talebin UYAP üzerinden gönderilmesi ya da elden verilmesi mümkün olup, bu hususta bir avukat desteğinin yararlı olacağı söylenebilir. Takibe dayanak olan evraklar icra dairesine teslim edilir ve herhangi bir mahkeme kararına gerek olmaksızın icra takibi başlatılır. İcra dairesi, borçluya bir ödeme emri gönderir. Borçlu ödeme emrine itiraz edebilir, bu aşamadan sonra icra takip süreci artık bir davaya dönüşebilir.

Soruşturma Nedir? Nasıl Başlar?

Soruşturma aşaması, savcılığın devreye girmesini ve cezai sürecin başlamasını ifade etmektedir. Soruşturma aşamasının başlaması için “başlangıç şüphesi” adını verdiğimiz şüphenin varlığı yeterli olup, savcılığın bu doğrultuda bir ihbar alması ya da şüphe oluştuğuna kendiliğinden kanaat getirmesi de yeterlidir. Savcılık, bahse konu şüpheyi edindiği takdirde derhal işin gerçeğini araştırmaya başlamak zorundadır.

Soruşturmanın Gizliliği ve Soruşturma Dosyasına Gizlilik Konması

Başlatılan soruşturma, şüpheliye haber verilmez; soruşturma aşamasında yapılan işlemler gizlidir. Fakat, soruşturulan kişinin adliyeye başvurup TC Kimlik numarasıyla hakkında bir soruşturma olup olmadığını sorgulaması mümkündür.

Soruşturma dosyası, şüpheli tarafından savcılıkta incelenebilir. Şüphelinin dosyayı kollukta da incelemesi mümkündür, fakat bazı durumlarda kolluk bu imkanı tanımamaktadır. Bu durum kanuna aykırı olup, kollukta da dosya inceletilmesi gerekmektedir. Soruşturma dosyasının, vekaletname sunmaya gerek olmaksızın müdafi tarafından da incelenmesi mümkündür. Fakat savcılık, gerekli gördüğü hallerde soruşturma dosyasına gizlilik koyarak dosyayı müdafinin erişimine de kapatabilir. Bu kararın verilmesi halinde dahi, bilirkişi raporlarının ve şüpheli hakkındaki temel suçlamanın öğrenilmesi ve okunması mümkündür. Hakkında gizlilik kararı verilen soruşturma dosyası, savcının yazacağı iddianamenin mahkemece kabul edilerek yargılamanın kovuşturma evresine geçilmesi halinde aleni hale gelir. Bu aşamadan sonra dosya kapsamı incelemeye açılmak zorundadır.

Savcının Yetkileri

5271 s. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160’ncı maddesi uyarınca, “Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.”

Bu hükümden anlaşıldığı üzere; savcı, şu dört temel şekilde suç şüphesini öğrenebilir:

  • Kendiliğinden (re’sen)
  • İhbar
  • Şikayet
  • Basın ve yayın organları aracılığıyla

Soruşturma Aşamasının İçeriği

Savcı, soruşturmada maddi gerçeği araştırmakla yükümlüdür. Maddi gerçeği araştırırken, özel ve kamu kurumlarından her türlü bilgi ve belgeyi isteyebilir; bunun için gerekli her türlü tedbiri alabilir.

Bunlarla birlikte, gerekli şartlar varsa, şüphelinin (toplu suçlarda 3 gün uzatım imkanı olmakla birlikte) en çok 24 saat süreyle gözaltına alınmasına karar verebilir. Keza, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde şüphelinin konutunun, işyerinin, eşyalarının, üstünün, iç ve dış bedeninin, otomobilinin vs. aranmasına karar verebilir. Hakimin kararı şart olmak kaydıyla; tutuklamaya, yakalamaya, adli kontrol tedbiri uygulanmasına, telekomünikasyon araçlarının dinlenmesine, bilgisayar kütüklerinde arama-kopyalama yapılmasına ilişkin istemlerde de bulunabilir. Soruşturma aşamasında bu hususlara ilişkin yetki Sulh Ceza Hakimindedir.

Kovuşturma Aşaması Nedir?

Kovuşturma aşaması, dosyanın artık savcılıktan çıkarak asliye ceza ya da ağır ceza mahkemesine intikal ettiği ve sanık hakkında yargılamanın başladığı aşamadır. Bu aşama, sanığın cezalandırıldığı ya da beraatine karar verildiği evre olup; ceza yargılamasının bel kemiğidir.

Kovuşturma aşaması, soruşturma aşamasında toplanmış delillere ve soruşturmanın sonunda savcı tarafından yazılmış iddianamede belirtilen sevk maddelerine göre yargılamanın yapıldığı aşamadır. Hakim, savcının iddianamesinde belirtmediği sevk maddelerine dayanarak hüküm kuramaz. Bu, davasız yargılama olmaz ilkesinin basit bir sonucudur. Buna göre, kişiyi yargılayan kimse (hakim) ile kişiyi suçlayan kimse (Savcı) farklı olmalı ve bu sayede objektiflik tesis edilmelidir.

Kovuşturma Aşamasında Hakim, İddianamede İle Bağlıdır

Bu ilke, dayanağını 5271 sayılı CMK’nin 225’inci maddesinen almaktadır. Buna göre, “Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin FİİL ve FAİLİ hakkında verilir. Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir.”

Mahkeme, savcının sevk maddeleri ile bağlı değildir, hukuki tahlil ve tespiti kendisi yapar. Fakat, iddianamede yazılı olaylarla ve kovuşturulması istenen faillerle bağlıdır. Mahkeme, iddianamede belirtilen OLAYLARIN, sevk maddesinde belirtilen suçları değil, başka suçları oluşturduğu ve savcının hukuki tahlilde hata yaptığı anlaşılıyorsa, bu halde İDDİANAMEDE YAZILI OLAYDA BİR DEĞİŞİKLİK OLMADIĞINDAN, ek iddianame alınmasına gerek yoktur; sanığın ek savunma yapması istenir. Fakat, yargılama sırasında iddianamede yazılı olayların gerçekte başka şekilde cereyan ettiği anlaşılıyorsa, bu halde artık ek iddianame istenmesi gerekir.

Mahkemeler, iddianamede belirtilen olaylarla bağlı olup, savcının açmadığı bir davaya/iddiaya dayanılarak hüküm kurulamaz.

Cumhuriyet savcısı tarafından iddianame konusu fiilin, iddianamede nitelendirilen suçu oluşturmayıp, başka bir suçu oluşturması halinde değişen bu nitelik;

  • Mahkemenin görev alanında yer alan bir suçun kapsamındaysa, CMK 226 uyarınca sanığa ve müdafisine ek savunma imkanı tanınmalıdır.
  • Mahkemenin görev alanında yer alan bir suç değilse, mahkemenin görevsizlik kararı vermesi gerekir.

Boşanma Nedir?

Boşanma, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 124-144’üncü maddelerinde düzenlenen hükümlerin tümüne uygun olarak kurulmuş ve geçerli bir evliliğin hukuki varlığının, yetkili AİLE MAHKEMESİ hakimi kararıyla sona erdirilmesidir. Ancak, boşanma davasının aile mahkemesini olmadığı yerlerde ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNE açılması da mümkündür.

Dava Nasıl Açılır?

Boşanma davası, aile mahkemesinin bulunduğu yerlerde aile mahkemesine, aile mahkemesinin bulunmadığı yerlerde ise asliye hukuk mahkemesine hitaben yazılmış bir BOŞANMA DAVASI DİLEKÇESİ ile açılır. Dilekçenin, adliyelerde bulunan ÖNBÜROYA verilmesi gerekir.

Gerekli dava masraflarının ödenmesi ve adliye veznesine yatırılması sonucunda, davaya ilişkin tevzi kayıtlarının adliye memuru tarafından dava defterine ya da buna özgü bir sisteme kaydedilmesi anında dava açılmış kabul edilir.

Boşanmanın Sonuçları Nelerdir?

Boşanma, hukuki niteliği itibariyle bozucu yenilik doğuran bir hak olup; mevcut hukuki ilişkiyi tamamen sonlandıran bir haktır. Bu hakkın, hiçbir şekilde bir şarta bağlanması mümkün değildir. Boşanma hakkı, kullanıldıktan sonra bazı statülerin kaybedilmesi ve bazı hakların elde edilmesi sonucunu doğuran bir haktır.

Bir defa, boşanan tarafların medeni durumu “bekar” statüsünü alır ve yeniden evlilik (kadının iddet müddeti geçene kadar beklemesi gerekir: 300 gün.) caiz hale gelir. Bununla birlikte, en büyük sonucu tarafların malvarlığı alanlarında meydana gelmektedir. Boşanan eşler, evlilik süresince edindikleri malvarlığı değerlerini, evlenirlerken kararlaştırdıkları mal rejimi esaslarınca paylaşırlar.

Eğer böyle bir rejim sözleşmesi yapılmamışsa, yasal mal rejimi kabul edilmiş sayılır. Bu rejim, “edinilmiş mallara katılma rejimi” olarak adlandırılır. Temel olarak ifade edilmesi gerekirse, eşlerin evlilik süresince edindiği malvarlığı değerlerinin artık değerleri üzerinde yarı yarıya hak sahibi olmalarını ifade etmektedir. Ancak, eşlerin evlilik öncesinde edindiği mallar ve “kişisel mal” sayılan eşyalarının, bahse konu paylaşıma dahil edilmesi mümkün değildir.

Velayet Sorunları

Boşanmanın meydana getirdiği en büyük çekişmelerden biri de, eşlerin ortak çocuklarının velayet haklarının hangi eşte kalacağına ilişkindir. Velayet hakkı, 18 yaşını doldurmamış küçüklerin sosyal ve hukuki yaşantılarının yönetim hakkını ifade eder. Kural olarak anne ve baba evlilikleri süresince bu hakkı birlikte kullanmaktadır. Fakat velayet hakkının anne ya da babadan alınarak başkalarına verilmesi de mümkündür.

Boşanma halinde velayet hakkının kime ait olacağına ilişkin açık bir yasa hükmü yoktur. Bu karar tamamen aile mahkemesinin takdirinde olup, somut durumun şartları göz önüne alınarak yapılacak bir değerlendirmenin sonucunda verilecektir. Ancak uygulamada, yaşça henüz kendini idame edecek olgunluğa erişmemiş küçüklerin velayetlerinin anneye verildiği görülmektedir. Fakat bu bir kural değildir, dikkat ediniz. Aksi yönde karar verilmesi daima mümkündür.

Tazminat Nedir?

Tazminat, Arapça kökenli bir sözcük olup, öz Türkçe’de “giderim” anlamına gelmektedir. Buna göre, maddi ya da manevi anlamda herhangi bir şekilde zarara uğramış olan kimsenin, uğradığı zararın giderilmesini ancak TAZMİNAT DAVASI açmak yoluyla istemesi mümkündür. Elbette, dava açmadan da tazminat talep edilmesi mümkündür; fakat, bu hallerde ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünün ancak mahkeme tarafından yapılması mümkündür.

Tazminat, zarara uğramış mutazarrırın zararının giderilmesi için kendisine uygun bir miktar para ödenmesini ya da hakimin karar vereceği sair giderim şekillerinin hayata geçirilmesini ifade eder. Örneğin, kusuruyla bir kimsenin otomobiline 15.000 TL tutarında zarar vermiş olan kimsenin, bu zararı gidermek için mutazarrıra 15.000 TL ödemek zorunda bırakılması ancak maddi tazminat davası açmak ile mümkündür.

Tazminatın Türleri: Maddi Tazminat ve Manevi Tazminat

Belirtelim ki, tazminat yalnızca maddi zararların karşılanmasını ifade etmez. Bununla birlikte, manevi alanda meydana gelen zararların da tazminat davası ile karşılanması mümkün ve gereklidir.

Manevi zararlar, kişinin ruhani bütünlüğünün bozulmasını, psikolojik anlamda zarar görmesini, ruhsal anlamda acı ve ızdırap çekmesini, yaşadığı huzursuzlukları, meydana gelen manevi acıları ifade eder.

Bu acıların ayni olarak giderilmesi fiziksel anlamda mümkün değildir. Fakat, en azından dindirilmesi mümkündür. Bu sebeple Türk Borçlar Kanunu, doktrinde “telafi görüşü” olarak ifade edilen görüşe uygun olarak, kişinin yaşadığı acı ve çileleri telafi etmek gerektiğini ifade etmiştir. Bunun için, zarar gören kişiye uygun bir miktar para ödenmesi kararlaştırılabileceği gibi, başka bir şekilde de zararın giderilmesine karar verilebilir.

Maddi tazminat, genel olarak “ölüm” ya da “bedensel-eşyasal zarar” durumunda talep edilir. Manevi tazminat ise, ya bedensel zarar nedeniyle duyulan zararın manevi boyuttaki etkisi sebebiyle, ya da kişilik haklarının ihlali sebebiyle talep edilir. Keza, nişanlılığın bozulması ya da boşanma halinde de manevi tazminat talep edilmesi mümkün olup, kanunda buna benzer özel düzenlemeler bulunmaktadır.

İspat Yükü ve Tazminattan İndirim Esası

Tazminat isteyen kimsenin, gördüğü zararı ispat etmesi gerekmektedir. İspat yükü zarar görene aittir.

6098 s. TBK md. 50, 51 ve 52’de sırasıyla şu şekilde hükümler ihdas edilmiştir:

“Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.”

“Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler”

“Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir. Zarara hafif kusuruyla sebep olan tazminat yükümlüsü, tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olur ve hakkaniyet de gerektirirse hâkim, tazminatı indirebilir.”

HERKESE ADALET, KİMSEYE MERHAMET...